DANS GECELERİ BAŞLIYOR!

DANS GECELERİ BAŞLIYOR TRAKYA DANS EDİYOR…


➡️ Çorlu’da yeni bir soluk, yeni bir etkinlik için kolları sıvadık.

☑️ Ve muhteşem bir Gala Gecesi ile sizlerle birlikteyiz.

☑️ Latin Danslarını olması gerektiği yere getirmek için,

☑️ En güzel anları beraber paylaşmak için,

☑️ Klasik Salsa, Cuban Salsa, güncel kaliteli parçalar ve en güzel Bachata’lar ile pazartesi sendromunu en aza indirmek için,

☑️ Güzel dostluklar, Gülen yüzler görebilmek için,

➡️ END Glory Hotel’in sımsıcak ortamı Rozmarin salonunda

📆 21 Ekim Pazar akşamı ve devamında her Pazar siz dans severler ile birlikte olmak üzere yola çıkmanın heyecanını yaşıyoruz.

🎼🎧 Music by Özgür Sürü

Giriş: 30 TL (50 Cc Bira dahil)
(Saat 22:00’ye kadar girişler 25 TL’dir)

☎️: 0538 468 60 81

https://www.facebook.com/events/302895690303784/

Yeni Dönem Dersler Başlıyor…

Yeni Dönem Dersler Başlıyor…

Çocuklar l Yetişkinler

Salsa – Bachata – Tango – Hip Hop

Ön Kayıt: 1 Eylül 2018 l Dersler: 1 Ekim 2018

Bilgi: 0542 260 59 43

Kitap Önerileri -3

Bu dizimizde bir yanı hep çocuk kalan düş dünyaları hiç sönmeyen okurlar için çok güzel kitaplarımız var.Hiç vakit kaybetmeden okumaya geçin.

KÜÇÜK PRENS / Antoine de Saint-Exupéry

Çocuk kitabı mı bu diye dudak büktüğünüz Küçük Prens bizlere öyle şeyler anlatıyor ki bu tadı pek çok romanda asla bulamazsınız. 27 bölümden oluşan bu ironik masal kitabı,  herkesin kütüphanesinde mutlaka yer almalı. Konusuna gelince; kitabın yazarının uçağı bozulunca, aniden Sahra Çölü’ne inmek zorunda kalır. Burada Küçük Prens’le tanışır. Küçük Prens önce kendi ülkesini ve yaşadığı toprakları anlatmaya başlar. Gezegeninde çok sevdiği bir gülü vardır ve ona daha iyi bakabilmenin yollarını aramak için, diğer gezegenlerde bir gezintiye çıkar. Her gittiği yerde farklı insan ve hayvanlarla karşılaşır. Felsefi yönü de yüksek olan kitapta küçük bir çocuğun gözünden dünyaya bakıyoruz. Küçük dostumuz bizlere; sevgi, saygı, dostluk, değer verme gibi insani duyguların önemini hatırlatıyor. Ölmeden önce mutlaka okunması gereken bir kitap olan Küçük Prens’i lütfen okuyun ve de okutturun. Dünya çapında 140 milyon kopya satan “Küçük Prens” okuyanı yetişkinliğe hazırlayan derslerle dolu. Kitap yetişkinlere  nasıl “iyi” yetişkin olunuru hatırlatıyor. Antoine de Saint-Exupéry’nin 1943 yılında yazdığı, 96 sayfadan oluşan bu kısacık masalı, dünyanın en çok okunan ve en çok satan kitapları arasında başı çekmektedir. Fransızca orijinal adı Le Petit Prince olan kitap hem çocuklar hem yetişkinler için yazılmıştır. Küçük Prens’in insanlık adına verdiği öğütlerini okuduğumuz kitap, herkesin kitaplığında bulunmalı ve birçok kez okunmalıdır. Yazar kaleme aldığı bu öykü için, II. Dünya Savaşı’nın etkilerinin sürdüğü topluma karşı yapılmış bir eleştiri olarak niteler. Sinemaya, tiyatroya ve operaya uyarlanan Küçük Prens, bugüne kadar 210 ayrı dil ve lehçeye çevrildi. Sevgili okurlar; hem kendiniz okuyun hem de çocuğunuza mutlaka okutun.

PARFÜMÜN DANSI / Tom Robbins

Ben fantastik edebiyattan vazgeçemeyenlerdenim. Eğer siz de fantastik roman seviyorsanız karşınızda harika bir kitap var. PAN’ın yolculuğu…Bu yolculuktan alacak çok şey var.

Arayışın ve oyunun, Batı’dan Doğu’ya, oradan da Yeni Dünya’ya uzanan, ölümsüzlüğü kovalayan ve yüzyıllar süren bir yolculuktur bu. Batı, acı çekmeyi seven, mantığa, bireyciliğe ve üretime tapınanların diyarıdır. Doğu, aşka, boş zamana, münzeviliğe, bilinmezliğe hayatında yer veren insanların yaşadığı su ve parfüm diyarıdır. Yeni Dünya’da ise sadece “başarı” ve hırs vardır. Yolculuğun en ilginç kişisi ise keçi ayaklı,  zevk ve bereket  tanrısı Pan’dır.  Pan, insanların duyguları ile düşünceleri arasına duvar çekmeleri; yaşamak yerine, cennete kabul edilmek ve doğayı tahakküm altına almak için çalışmaları; dans, müzik ve aşkla ilgilenmek  yerine, doğru ve yanlışla uğraşan Aristo, İsa ve Descartes’a inanmaları ile gücünü yitiren bir tanrıdır. Aynı zamanda Bay Mantıksız, Bay İçgüdü, Bay Hayvani Sır, Bay Çingene, Bay Koku, Bay Aydedeye Havlayan, Bay Şaşırtıp Kaçan, Bay Mastürbasyon, Bay İnatçı Güç, Bay Küstahlık, Bay Doğa En İyisini Bilir. dir. Pan’ın en yakın arkadaşları ise, “insanın kalbiyle yaşamasını” savunan kendi kendinin kralı Alobar ve Kama-Sutra’yı bütün incelikleriyle bilen koku bilgesi Kudra’dır. Bugün Pan’ın, Alobar’ın ve Kudra’nın izleyicileri günahlarından pişman olmayan günahkârlar, inançsızlar, şehvetli kadınlar, müzisyenler, âşıklar, asiler, şairler ve delilerdir.

 

GUGUK KUŞU / Ken Kesey

Hem sinema hem de tiyatro uyarlaması olan  son derece sarsıcı bir roman var sırada…

Guguk Kuşu, temelde özgürlük ve bunu tahakküm altına almak isteyenler arasındaki keskin ve sıcak mücadeleyi anlatır. Bir metafor olarak kullanılan guguk kuşu doğada da aslında benzer bir rolü üstlenir. Dişi guguk kuşu doğada yumurtalarını başka bir kuşun yumurtalarının yanına bırakır. Bunun için seçtiği bir yuvayı uzun süre gözetler. Yuvanın sahibi kuş uzaklaşınca, hemen yuvaya gizlice bir yumurta bırakır. Bu arada yuvadaki yumurtalardan birini de yok ederek durumun fark edilmesini önler. Romanda Ken Kesey de toplumun terk edilmiş, sürünün dışına atılmış yavrularını işler. Çünkü düzen ancak yavrularını yiyerek, tüketerek, onları yola getirmeye çalışarak, yola gelmeyeni ise rahat bırakmayıp evcilleştirmek için türlü sistematik işkenceler yaparak var olur.

Roman bir akıl hastanesinde geçer ve hikâye Kızılderili Şef olarak adlandırılan hastanın gözünden anlatılır. Bu tımarhane çeşitli isimler altında toplanmış hastaları topluma ve onun ahlak düzenine yeniden kazandırmak (Neyi kaybetmişlerdir?) için rutin bir halde çabalamaktadır. Ortalıkta ‘iyileşebilirler’ ve ‘iyileşemezler’ vardır. Her şeyin belli kurallar silsilesi içinde geçtiği bir süreçte McMurphy bir ıslah evinden buraya deli olduğu şüphesiyle getirilir. İşte aslında hikâyede burada başlar. Çünkü McMurphy toplum düzenine aykırı bir adamdır ve her şeye rağmen özgür ruhu korumanın ve onu yaşatmanın yollarını aramaktadır. Burada sözü edilen deliler arasında zaman geçirecek ve bu zaman sürecinde hastane onun deli olup olmadığına karar verecektir. Ancak McMurphy daha ilk anlardan itibaren uyuyan canavarı uyandırır ve hasta olarak etiketlenenleri yeniden hayata döndürür. İçerde yaşayan bu küçük topluluk dışarıdaki büyük toplumun aynasıdır aslında. McMurphy gün gün disiplinin çelikten demirlerini kırar ve orada bile kendine ve düşlerine ait bir dünya kurar. Ölü birer insana dönüşen hastalar o geldikten sonra yeniden yaşadıklarının farkına varır. Yönetim onların dizginlerini sıktıkça onlar çeşitli biçimlerde direnişlerini sürdürürler. Taaaa ki…….

Sonrası mı okuyun ve görün. Keyifli okumalar

KEDİ BEŞİĞİ / Kurt Vonnegut

Kendi halindeki bir adaya çıkan iki çılgın adam; biri adada kendi diktatörlüğünü kurmaya niyetli bir despot, diğeriyse vaazlar veren bir din adamı. Bunlara ilaveten, aynı adada yaşayıp tüm dünyadaki suları buza çevirecek bir buluşun mucidi olan bir bilim adamı. Hepsi birden, kendi yok oluşu için çalışan insanlığa ayna tutan birer tanık. Vonnegut, birçok yapıtındaki başat temalardan birinin, eğlenceli olduğu kadar dokunaklı bir kıyamet teorisinin izini sürüyor. Kitap bize, dünyanın sonu ile ilgili bir kitap yazmak isteyen ve bu amaçla veri toplayan bir yazarın dilinden anlatılıyor. Hiroşima’ya atom bombası atıldığı gün neler yaşadığını ve hissettiğini öğrenmek için atom bombasının babalarından olan Profesör Hoenikker ile bağlantı kurmaya çalışıyor. Ancak kendisi öldüğü için çocukları ile bağlantı kurabiliyor. Çocuklarının peşinden yolu, Bokononculuk diniyle tanıştığı San Lorenzo adasına düşüyor.  Profesör Hoenikker’in çocukları, uçakta ve adada tanıştığı birkaç kişi onun karass’ını oluşturuyorlar.  Yani, Bokononculukta, kozmik bir amaca hizmet etmek için bir araya gelen insan topluluğunu.. Bu arada, yazar, Profesör Hoenikker’in, küçük bir hamleyle dünyayı yok edebilecek güçte bir başka keşfi olan Buz Dokuz molekülünden haberdar oluyor. Bokonon ve McCane yıllar önce bu sefil ülkeyi ele geçirdiğinde, papazları adadan kovmuşlar. Sonra da Bokonon gayet alaycı ve eğlenceli yepyeni bir din yaratmış. Kedi Beşiği , Kurt Vonnegut okumaya başlamak için çok doğru bir tercih. Ben bilimkurgu olduğu için tercih etsem de yazara haddinden fazla ısınmama ve art arda bütün kitaplarını büyük bir hızla okuyup bitirmek için sabırsızlanmama neden oldu. Yazarın anlatım dili muhteşem. Harika bir kara mizah örneği ve ironilerle bezeli bir anlatım sunuyor.

ZAMANIN KISA TARİHİ / Stephen Hawking

Çağdaş fiziğin en zor konularından söz eden ancak sıradan birine bile anlatmayı başarabilen bir kitap…Nereden mi biliyorum? Çünkü benim gibi fiziğe kafası basmayan birini bile astro-fizik tutkunu yapmayı başardı da ordan…

İngiliz fizikçi ve yazar Stephen William Hawking zorlu yaşamına rağmen Nereden geldik? Evren neden bu biçimde? gibi sorulardan yola çıkarak araştırdığı çalışmalarını toplayarak Zamanın Kısa Tarihi adlı kitabı yazmış.
Evrenin ya ezelden beri hiç değişmeyen bir durumda var olduğu ya da geçmişte sonlu bir zaman içerisinde hemen hemen bugün gözlemlediğimiz biçimiyle yaratılmış olduğu genel kabul görmüştür. Bunun nedeni, kısmen insanların ezeli ve ebedi doğrulara inanma eğiliminde olması, kısmen de kendiler yaşlanıp ölecek olsalar bile evrenin sonsuz ve değişmez kalacağı düşüncesinde buldukları rahatlama hissine bağlanmıştır.

Zamanın Kısa Tarihi kitabının Uzay ve Zaman bölümünde; Aristoteles ile Galileo ve Newton’ın fikirleri arasındaki farklılık, Aristoteles’in cisimlerin belli bir kuvvet veya itki tarafından hareket ettirilmedikçe eylemsizlik durumunda kalmayı tercih ettiklerine inanmasıydı. Bu bakışla dünyanın da hareketsiz olduğu düşüncesindeydi. Ancak Newton’ın yasalarından çıkan sonuç, özel bir eylemsizlik standardının var olmamasıydı. Mutlak eylemsizlik, mutlak zaman ve Aristo ile Newton arasındaki konulara bu bölümde yer verilmektedir. Aynı zamanda Nobel fizik ödülüne layık görülen ilk Amerikalı Albert Michelson’ın ve Edward Morley’in gerçekleştirdiği deneye de değinilir. Dünyanın hareket yönündeki ışık hızı ile dünyanın hareketine dik açılardaki ışık hızını karşılaştırırlar. Büyük bir şaşkınlıkla her ikisinin de aynı olduğu sonucuna ulaşırlar. Zamanın uzaydan tamamıyla ayrı ve bağımsız olmadığını, onunla birleşerek uzay zaman denilen bir fenomeni biçimlendirdiğini kabul eden Hawking çoğu açıklamasını şekillerle de anlatmış. Astro fizik meraklıları için gecikmeden okunması gereken bir kitap…

Yakın Yerler -3

Merhaba sevgili dans ve gezi tutkunları… Bu dizimizde de yine hem çok yakın hem çok güzel rotalar var. Haydi hemen anlatmaya başlayalım.

ENEZ

İlk rotamız benim de çok sevdiğim ve her hafta sonu gidebilmek için kandıracağım arkadaşlarımın da dünden razı olduğu ENEZ.  Enez, Yunanistan sınırında Edirne Keşan’a bağlı, berrak sularıyla ile Ege’nin en güzel başlangıç köşesi Saroz Körfezi’nde doğal avantajlara ve güzelliklere sahip olan M.Ö. 4000’lere kadar dayandığı tahmin edilen güzel ve küçük bir sahil yerleşimi. Enez deniz, tarih ve doğa turizminde en az Ege Bölgesi’ndeki turizm yöreleri kadar potansiyele sahip olmasına rağmen; henüz Türkiye’de yaşayanların birçoğunun bilmediği bir yer. İyi ki de bilmediği sadece bilenlerin gittiği ve bu yüzden de fazla bozulmadığı bir yer. Ancak ne yazık ki her geçen gün yazlık yerleşimi artıyor.

Harika denizinin ve geceleri çok kalabalık olan sevimli çarşısının yanı sıra arkeoloji ve tarih meraklıları için de tavsiye ettiğimiz bu rota son derece dolu bir rota. Ainos Antik Kenti mutlaka görülmeli. Enez’in kurulduğu yerde, antik çağda kurulan şehir olan: Ainos’un ilk sakinlerinin kimler olduğu kesin olarak bilinemiyor. Ancak, eskiçağ kaynaklarında, Ainos’un yerinde, önceleri Trak kabilelerinin yerleşik oldukları görülüyor. MÖ.7’nci yüzyılda, İzmir’in kuzeyinde, Aiolia bölgesinde yaşayan Aioller tarafından buranın iskan edildiği, daha sonra ise Mytileneliler ve Kymeliler tarafından, bir koloni olarak kurulmuş olduğu biliniyor.Enez ve çevresinde yapılan kazı ve araştırmalarda ele geçen maddi kalıntılar, bu tarihi bilgileri doğruluyor. Hikayesi şöyle; evvel zaman içinde MÖ.6’ncı yüzyılın sonlarında, Pers kralı Darius’un; 513 tarihinde yaptığı İskit seferinden sonra, Trakya ve dolayısıyla Enez, Pers imparatorluğunun hakimiyeti altına girer. MÖ.478/477 yıllarında, Atik-Delos Deniz Birliğine katılır. Şehir, Pers Kral Barışı ile, MÖ.386 yılında, bağımsızlığına kavuşur. Helenistik çağda, Ptolemayosların hakimiyetinde kalır ve MÖ.190 yılında, Romalılar, Trakyayı ele geçirince, yeniden bağımsızlığına kavuşur. Bizans çağında, Prenslik merkezi olan Enez, Orta Çağda, Cenovalılar tarafından işgal edilir. 1456 yılında ise, Fatih Sultan Mehmet’in kaptanı Has Yunus Bey tarafından zapedilir ve Osmanlı Devletine katılır. İşte böyle….. Tamam tamam sıkılmayın hemen.

Tarihin yanı sıra denizi, güneşi, eğlencesi, plajı da harika. Gündüz deniz gece eğlence istiyorsanız aradığınızı bulacağınız mekanlar var. Yok ben çoluk çocuk giderim, sakin bir gezi yaparım diyorsanız o da uyar. Ama çocuklular için bir uyarı; sahil kesiminde, kısmi olarak Akdeniz ikliminin özellikleri görülen Enez’de sezon kısa ama şimdilerde tam zamanı…Hele bir de akşam üstü yüzünüzü okşayan ılık meltem rüzgarı, mevsim yaz bile olsa, akşama doğru, sertleşerek, üşümenize etken olabilir. Bu yüzden giderken hazırlıklı gidin.

ŞARKÖY

İkinci yakın rotamız Şarköy… Özellikle İstanbul ve Tekirdağ’lıların uğrak yeri olan Şarköy çocuklu aileler ve hareketli gecelerden kopamayan gençlerin tercihi. Şarköy’ün, kumsalının uzunluğu: 60 km. Evet, bu uzunlukta sahil: Türkiye’de yok, yani ülkemizin en uzun sahili. Dünya sıralamasında ise, sahil, bu uzunluğu ile, 12’nci sırada. Bu uzun sahil: deniz, balık, üzüm ve karides merkezi. 2006 ve 2007 yıllarında: denizi ve kumsalın temizliği nedeniyle “Mavi Bayrak” almış. Ha bir de  en çok yaz aşkı yaşanılan tatil yeri olarak, hafızalara işlenmiş. Gezinize renk katmak isterseniz diye dediydim bu anekdotu…

Deniz ürünleri konusunda zengin bir mutfağa sahip Şarköy’de, meşhur karidesi, uğmaç çorbası, kayık yemeğini, peynir helvasını mutlaka tadın. Şarköy şarapları, zaten tüm ülkede meşhur olmuş durumda. Tercihinize göre, tadabilirsiniz.  Temmuz en ideal ay Şarköy için. Ağustos başı dışında, insanı aptal edecek kadar rüzgarlı olan bir havası var. Kış ve bahar aylarında, gerilerde yetişen ormanlar; Şarköy’e farklı bir hava hissettiriyor.Kara üzümü, şarabı ve zeytini gerçekten çok meşhur. Özellikle: şarabı.

Çeşme-Alaçatı gibi merkezlerden daha fazla rüzgar alan Şarköy’de, sörf yapılabiliyor. Haziran aylarında sakin rüzgarı ile rüzgar sörfü bilmeyenler için de, öğrenim için uygun bir hava ve ortam sağlıyor. Temmuz ortalarında ise, daha profesyonel rüzgar sörfçüleri için, sert rüzgarlar oluşuyor. Şarköy’e gidince İĞDEBAĞLAR beldesine uğramayı da unutmayın. Üzümü, zeytini ve içimi güzel suyu ile tanınan bir belde. Şarköy’e 5 km. uzaklıkta. Kaymak gibi bir asfalt yoldan, buraya ulaşıyorsunuz. Bu köyün her yerinden ova ve deniz görünüyor. Rumlar kurmuş. Milli mücadeleden sonraki değişimde, buradaki Rumlar Selanik’e ve Selanik’teki Türkler ise, buraya taşınmışlar. Uzaktan resim gibi görünen köyün toprak yollarında, zorlukla yürünebiliyor. Rumlardan kaldığı belli olan taş evler, bakımsız. Ahşap evlerin ya bir, ya iki duvarı kalmış. Köy boş. Evlenenler, zamanla Şarköy’de ev kiralayıp ya da satın alıp, köyden ayrılmışlar. Köyde, yalnızca yaşlılar kalmış. Onlar da, kadın-erkek üzüm ve zeytin çapasına gidiyorlar. Her kez tarlasında bir şeyler uğraşıyor. Yani: bunları niye söylüyorum? Köye gittiğinizde, karşılaşacağınız manzara bu. E daha ne bekliyorsunuz, depoyu fulleyin.

DANİŞMENT ORMAN KAMPI

Son rotamız da maceraperest kampçılar için olsun…

Danişment,  Edirne Keşan’a bağlı bir orman kamp alanı. Kamp alanında çadır kurmak için pek çok  alan var ve siz de keyfinize göre kendi belirlediğiniz bir noktada çadırınızı kurabiliyorsunuz. Elbette ki yiyecek içecek ve gerekli ekipman  konusunda tedarikli olmanız şart.

Çadırlar denizin hemen dibine kurulmuyor, daha çok denizden birkaç metre içerideki ağaçlık alana kurulduğu için çadır alanı seçiminizi daha iç taraflarda yapmanızı tavsiye ederim. Çünkü gece aracıyla gelen olduğunda daha çok deniz ile ağaçlık alan arasında kalan yol çevresinde eğleniyor ve araçlar da çadır alanına kadar yanaşabildiğinden son ses müzik açılması ve dolayısıyla uykudan uyanmanız mümkün olabiliyor.

Hafta sonu ve bayramlarda da çadırlar arasında fazla yakınlaşma olduğunu da aklımızın bir köşesinde bulundurmak gerekiyor. Mantalite olarak Gökçetepe Tabiat Parkı‘ndan çok farkı yok. Danişment Orman Kampı yazın denizcilerin diğer mevsimlerde ise kampçıların mekanı diyebiliriz. Ama yazın özellikle hafta sonu oldukça kalabalık söylemesi benden, mümkünse hafta içi gidin. Kendi kendini temizleme özelliğine sahip Saroz Körfezi‘nde yer alan Danişment’te denize girmek isterseniz mutlaka deniz ayakkabısı ile girin, çünkü çok sayıda deniz  kestanesi çıkabiliyor karşınıza. Denizi de oldukça tuzlu…Motor seslerini duyuyorum sanki… Keyifli kamplar…

 

Büyüteç – Dancer in the Dark

Merhaba,

Trakyadans Aktüel’in en sevilen bölümlerinden BÜYÜTEÇ ‘in bu defa odaklandığı film bir TRİER ezber bozanı… Lars Von TRİER İskandinav Sineması’nı dillendiren yönetmenlerden ve bu film de unutulmaz bir müzikal.

DANCER IN THE DARK / L.VON TRIER /  İSVEÇ, DANİMARKA, HOLLANDA

Von Trier  DOGMA akımının en önemli yönetmenlerinden, minimalist sinema fikrini savunan -amatör kameralar, video, doğal ses kayıtları, rol yapmayan aktörler, doğal, gündelik diyaloglar; ama aynı zamanda da bir hikaye anlatan nevi şahsına münhasır bir sinemacı. Sarsıcı filmlerin yönetmeni o, hani şu izleyiciyi helak edenlerden, hatırlayın Dalgaları Aşmak…Ama Dancer In The Dark hepsinden de öte sarsıcı, hele hele anneler için…

Film açılışı yağmurlu bir günde pastoral bir göl ve sanki perilerin dolaştığı bir orman sekansıyla başlar, sonra bir fabrika, makineler, işçiler, tren, dans eden işçiler, ormanın içinde şekerden yapılmış gibi bir ev -Bill’le Linda’nın evi-, sonradan kabusa dönüşecek, orman içindeki kulübe/karavan görünür. ( Selma ve oğlunun evi)  Selma oğlu Gene ile birlikte Çek Cumhuriyeti’nden ABD’ye göç etmiştir. Fabrikada çalışan ve komşularının evinin yanındaki karavanda yaşayan Selma, genetik bir hastalıktan dolayı yavaş yavaş görme yetisini kaybetmektedir. Fazla mesaiye kalan, başka işlerle eve ekstra para sokan Selma’nın tek amacı oğlunu ameliyat ettirmektir. Ameliyat parasını tamamlamasına az bir süre kala tüm dertler arka arkaya Selma’nın kapısına dayanır. Önce görme yetisinden ötürü işini kaybeder, hemen arkasından da biriktirdiği tüm paranın çalındığını fark eder. Başına gelenler bunlarla da sınırlı kalmayacak, Selma’nın tüm hayatı alt üst olacaktır. Yine de tüm bunlara rağmen o hedefine ulaşmakta kararlıdır. Filmde, imkansızlıklar içindeki bir annenin yaptığı fedakarlıklar içinizi parçalarken sevginin gücünü tüm moleküllerinizde hissediyorsunuz.

Selma’nın hayatı çalışmaktan, sadece çalışmaktan oluşmaktadır; gündüz fabrikada çalışır gece evde paketleme işi yapar; kimi geceler fabrikada gece nöbetine kalır, oğlunun göz ameliyatı için para biriktirmektedir. Sanki işlediği bir günah için tüm hayatıyla bir diyet öder gibidir, nefes almadan çalışarak, sonra gözleriyle daha sonra da hayatıyla. Bu Selma’nın sırrıdır: Bir çocuk doğurmak istemiştir, bir bebeği kucağına alma hazzı için, aileden geçen ve insanı yavaş yavaş kör eden hastalığını bile bile. Şimdi oğlu Gene’de de aynı hastalık çıkmıştır, o da kendisi gibi ağır ağır kör olmaktadır. Öte yandan fabrikayı sever, çalışmayı, oradaki işçi arkadaşlarını; basit, mutlu ve tevekkül dolu bir hayat yaşamaktadır. Selma’nın hayatı ev sahibi Bill-Linda ailesinin hayatıyla tezat teşkil eder; bu tipik bir Amerikan orta sınıf ailesidir; Bill polistir -ki bu mesleğin seçilmiş olması da hiç tesadüf değildir-, Linda’nın çalışmaktan uzak bir hayatı vardır, orta sınıf dertleriyle, sıkıntılarıyla baş başa evde oturur, hiç bir şey yapmaz; bir Barbie bebeğe benzemektedir, platin sarısı saçlarıyla…Bill borçlanma pahasına karısının istediği kanepeyi almak ister,

bunu da karısından saklar, zira kendisini artık sevmeyeceğini düşünür. Bill’n sırrı da budur; bu sır onu suça götürecektir. Selma’nın oğlunun ameliyatı için biriktirdiği parasını çalar. Zira filmin başka bir sorunsalı da suç / adalet – ceza / masumiyet meselesidir. Bir polis olan Bill’in parayı çalmasından itibaren filmde her şey alt üst olur, filmin hızı ve ritmi değişir; iyi ile kötü, masum ile suçlu, doğru ile yalan karşı karşıya gelir ve iç içe geçer. Filmin kırıldığı, karıştığı, planların alt üst olduğu, karşılaşmaların ve yer değiştirmelerin olduğu kırılma noktasıdır.

Acı bir hikaye ama eşsiz bir müzikal…Müzikallerde kötü olaylara yer verilmez klişesini yerle bir eden bir ezber bozan…Tipik bir L.Von TRIER ezber bozanı…Hemen her alanda Dogma 95 kurallarına yakın, Tripodsuz kamera kullanımı, doğal renkler ve sesler, farklı montaj tekniği ile Hollywood filmlerine alışmış izleyici için elbette zor bir film. Başroldeki Björk’e Cannes Film Festivali’nden en iyi kadın oyuncu, Lars Von Trier’e de Palme d’Or kazandıran bu ‘’değişik’’ film arşivinizde bulunması gereken önemli bir yapım. Son olarak izlemeden önce yanınıza bolca kağıt mendil almayı unutmayın…Çünkü ben iki paket bitirmiştim.

Yakın Yerler – 2

Bölgemizde kolaylıkla gidebileceğimiz yakın yer rotamızın ilk durağı KÜÇÜKKUYU…

Bizim ikinci yuvamız Küçükkuyu’da neler yok ki? Mitoloji tanrılarının fink attığı, Afrodit’in Hermes’le aşk yaşadığı, Paris’in Helena’ya aşkını sunduğu zümrüt taçlı efsanevi İda (Kaz) Dağı’nın eteklerindeki Küçükkuyu, doğal güzellikleri, denizi, deniz ürünleri, şifalı suları ve bitkileri, temiz havası, taş yapıları, tarihi değerleri ve zeytin-zeytinyağları ile Edremit Körfezi’nin ve ülkemizin gizli turizm cennetlerinden bir tanesi. Küçükkuyu’nun tarihi ve turistik yerlerinden bazılarını sizler için derledik…

 

KAZDAĞI MİLLİ PARKI

Kaz Dağı Milli Park sınırları içerisinde, 800’den fazla bitki türü bulunuyor. Milli  park özellikle bitki, kuş ve memeli hayvan türleri açısından çok zengin. Alanın milli park ilan edilmesi ve avlanmanın yasaklanmasıyla yaban hayvanı sayısında artış görüldü. Alanda bulunan 37 bitki taksonu endemik olup bu türlerden 9’u tüm dünyada sadece Kazdağlarında görülüyor. Milli parkta boz ayı, karaca, tilki, porsuk, sansar gibi büyük memeli hayvanlar yaşıyor. Alanda bulunan bazı kuş türleri ise; kaya kartalı, puhu ve anadolu sıvacısı. Milli parkta kaybolmaları önlemek ve koruma amaçlı bir rehber alınması zorunlu tutuluyor. Milli parkta kontrollü noktalarda çadırlı konaklama imkanı da mevcut.

 

KAZDAĞLARI’NDA TREKKİNG

Kazdağlarının Alplerden sonra dünyanın en yüksek oksijen oranına sahip dağları olduğu biliniyor. Trekking rotalarının bir kısmı serin kanyonlarda yapılırken bir kısmı da dağın yamaçlarından zirveye kadar uzanıyor. Bu kanyonların içinde en rağbet gören Şahinderesi Kanyonu. Bazı etaplar çok tehlikeli olduğu için rehbersiz girilmesine izin verilmiyor. Çamlıbel Köyü’nden yola çıkılan rota kimi zaman düz, kimi zaman da inişli çıkışlı. 10 kilometrelik parkurda Sutüven Şelalesi ve Hasanboğuldu da bulunuyor. Tahtakuşlar-Kapaklı-Dumanlı-Tavşanoynağı-Sarıkız Tepe parkuru Kaz Dağları’nın en zorlu ama çok zevkli bir parkuru.

 

HASANBOĞULDU

Edremit Akçay yolundan 5.5 kilometre sonra sağa dönülen yol Zeytinlik’e gidiyor. Zeytinlik köyünün kuzey çıkışında yol ikiye ayrılıyor. Soldaki yoldan Sütüven Şelalesi ve irili ufaklı göletlerin olduğu Hasanboğuldu’ya gidiliyor.

 

ADATEPE ZEYTİNYAĞI FABRİKA VE MÜZESİ

Türkiye’de bir ilk olan zeytinyağı müzesi; ziyaretçilerine hem kuru baskı tekniği ile zeytinyağı üretiminin nasıl yapıldığını gösteriyor hem de zeytinyağı ve sabun üretimiyle ilgili çeşitli araç gereçler fabrika binasında sergileniyor. Ayrıca taş baskı tekniği ile üretime devam ediliyor. Adatepe Zeytinyağı Müzesi Çanakkale-İzmir karayolu üzerinde Küçükkuyu kasabasının girişinde yer alıyor.

YEŞİLYURT KÖYÜ

Kaz Dağı eteklerinde yamaca kurulu olan köy deniz kıyısına 3 kilometre mesafede. Burada restore edilen taş evlerde konaklayabilirsiniz.

TAHTAKUŞLAR ETNOGRAFYA GALERİSİ

Türkiye’de ilk kez bir köyde kurulan Etnografya ve Sanat Galerisi olma özelliğini taşıyan galeri, Edremit’e 17 kilometre, Akçay’a 5 kilometre mesafede yer alıyor. Orta Asya’dan Türkiye’ye göç eden Konar/Göçer Türk boylarının ilginç ve özgün kültür varlıkları, giyim eşyaları, aletleri, halıları ve çadırları; sanat galerisinde ise her türlü sanat yapıtları yıl boyunca ziyaretçilerin beğenisine sunuluyor.

E daha ne olsun, hala bavulları hazırlamaya başlamadınız mı?

ÇİLİNGOZ MİLLİ PARKI

İkinci rotamız Çilingoz Tabiat Parkı, hem çok yakın hem çok güzel…

Çilingoz Tabiat Parkı ve Plajını günübirlik gidilip hoş bir vakit geçirilecek bir yer olarak düşünüyorsanız lütfen tekrar düşünün. İstanbul’un tabiri caizse arka bahçesi gibi konumunda yerini almış olan Çilingoz Tabiat Parkı hem kamp ve doğa severlerin hem de deniz kum güneş isteyenlerin ortak buluşma noktası.

Çilingoz Tabiat Parkı İstanbul, Çilingoz kıyısında sahil ve yeşil alan olarak yaklaşık 17 hektar alana yayılmış ve 2011 yılında tabiat parkı olarak ilan edilmiştir. Park içerisinde bir çok olanak ziyaretçiler için kolaylık sağlıyor. Bunların içerisinde Piknik alanları, çadır, bungalov tipi konaklama karavanları ve yapılabilecek bir çok aktivite ile ziyaretçilerine harika zamanlar geçiriyor.

Alanda çok çeşitli kuş türleri bulunmaktadır. Bunlardan bazıları; Bıldırcın, Karabatak, Çulluk, Atmaca, Puhu Kuşu, Ağaçkakan, Karatavuk, Leylek, Saksağan, Saka, Serçe gibi türlerdir. Diğer memeli hayvan türlerinden; Geyik, Karaca, Tilki, Ağaç Sansarı, Kurt, Çakal, Sincap, Kirpi, Tavşan, Köstebek, Kaplumbağa yer almaktadır. Denizde bulunan balık türlerinden; Barbunya, İstavrit, Kefal, Palamut, Vatoz; derede yaşayan balıklardan Alabalık, Sazan, Tatlısu Kefali, Yılan Balığı gibi türler bulunmaktadır.

İnce kumlu kumsalda denize girilebilmekte, kuzeyde gölün olduğu bölgede balık tutulabilmekte, orman içinde doğa yürüyüşü yapılabilmektedir. Alanda çadır kurup kamp yapmak için uygun alanlar bulunmaktadır. Ziyaretçiler, Tabiat Parkı içerisindeki kır lokantası ve büfeden faydalanabilmektedir.

 

GÜNEYLİ

Son rotamız Güneyli diye bir yer…

Saros Körfezi İstanbul’dan çıkıp Ege tatili için en kolay ve en çabuk ulaşabileceğiniz yer. Körfez’in etrafında irili ufaklı köyler ve tatil beldeleri var. Özellikle Erikli, Enez ve Mecidiyegibi yerler  çok biliniyor. Ancak pek bilinmeyen hatta iyi ki de bilinmeyen naif ama bir o kadar şirin bir köyü tantıyoruz size, ilk fırsatta yola koyulun.

Tekirdağ-Malkara  yolu üzerinden  Keşan’a, Keşan’dan sonra Gelibolu-Çanakkale tabelalarını izleyerek yola devam edin. Önce Korudağı’nı geçin, arkasından Bolayır’ı. Gelibolu‘na 10 km kala da sağda ufak bir Güneyli tabelası görüp direksiyonu köye doğru çevirin. Yolculuk yaklaşık 2.30-3.00 saat sürüyor. İşte Güneyli’desiniz…

Güneyli ufak bir köy. Yoldan sapınca önce köyün içerisinden geçiyorsunuz arkasından hemen sahil bölgesine ulaşıyorsunuz. Sahilde tamamen kumsal büyük bir koy karşılıyor sizi. Kumsal genişliği ortalama 50-60 metre. Uzunluğu ise tahminen 400 metre civarı.

Deniz de aynen kumsal gibi saf kum. Hem de pırıl pırıl, son derece berrak bir deniz. Dalga olduğunda biraz bulansa da Ege Denizi’nin o temizliğini her daim hissedebiliyorsunuz. Özellikle de sabah saatleri ‘koy bardağa iç’ cinsinden. Üstelik sığ bir deniz olduğu için çocuklar için de son derece uygun.

Kumsal üzerinde oradaki farklı işletmelerin şezlongları ve şemsiyeleri bulunuyor. Ege tatili için fiyatları Çeşme veya Bodrum ile kıyaslarsanız son derece komik kalıyor. Sahilde yemek yiyebileceğiniz küçük restaurant ve büfeler mevcut. Ali Usta’nın midyesinin tadına bakmayı unutmayın. Bir de çalışkan arılar Güneyli’nin tadını almış belli ki, arı olan yerde sağlık ve yaşam vardır unutmayın…

Kitap Önerileri-2

Merhaba,

Düzenli olarak güncellenen aktüel bölümlerimizden biri olan kitap önerileri dizimiz bu defa resimli olsun istedik, umarım beğenirsiniz. Sevgili okurlar, kitapseverlere tavsiye edeceğiniz kitapları Trakyadans’a gönderdiğiniz takdirde, kitap önerileri bölümünde yayınlanacaktır. Hepinize keyifli okumalar dileriz.

 

1.Vakıf-  Isaac Asimov

İlk kitabımız bilim kurgu üstadı ASİMOV’dan… Çok sevdiğim yazarlardan biri olduğu için ASİMOV’u ilk sıraya aldım. O kadarcık torpilimiz olsun hani…Vakıf  Serisinin en sürükleyici kitabı, diğerlerini de kesinlikle tavsiye ediyoruz elbette…

Baş karakter Hari Seldon, psikotarih bilimini  kullanarak Galaktik İmparatorluk’un çökeceğini ve galaksiye binlerce yıl sürecek bir barbarlığın hükmedeceğini öngörür. İnsanlık, bu karanlık çağlar boyunca tüm bilgi birikimini kaybedecek; bir karmaşa ve şiddet sarmalına tutulacaktır. Galaktik İmparatorluk’un çöküşünü engellemek için artık çok geçtir, İmparatorluk çökecektir! Hari Seldon bu gerçeğin farkındadır; ama öylece durarak uygarlığın felaketine de seyirci  kalamaz. Hari Seldon’ın bu çıkmazı aşmak için, psikotarihe ve zekâsına sığınmak dışında yapabileceği fazla bir şey yoktur. Binlerce yıla yayılacak dâhiyane bir plan geliştirir! Eğer planı başarıya ulaşırsa, insanlığın yaşayacağı karanlık çağlar önemli ölçüde kısalacak ve çökmüş olan uygarlık küllerinden bir kez daha doğacaktır. Hem de çok daha güçlenmiş bir şekilde! Seldon, galaksinin dış sarmal kollarından birinde yer alan ve doğal kaynaklarının yetersizliği yüzünden kimsenin önemsemediği Terminius adlı bir gezegende Vakıf’ını kurar. Vakıf, galaksinin çeşitli yerlerinden devşirilmiş ve her biri kendi alanında uzman bir grup bilim insanı için tam anlamıyla bir kale ve sığınak görevi üstlenir. Vakıf’ın görünürdeki amacı, insanlığın bilgi birikimini toparlayıp muhafaza etmek için bir Galaktik Ansiklopedi hazırlamaktır. Böylelikle, karanlık çağlar boyunca unutulacak tüm bilgiler, bu muazzam ansiklopedide saklanacak ve yeni kuşaklara aktarılacaktır. Dolayısıyla insanlık, bir gün karanlık çağlar bitince, her şeye sıfırdan başlamak zorunda kalmayacaktır. Hari Seldon tüm ince ayarlamaları yapmış, ileride Vakıf’ın karşılaşabileceği tüm zorlukları önceden öngörmüş ve buna karşı önlemler almıştır. Ama içinde yaşadığımız evren, Seldon gibi bir dâhinin bile öngöremeyeceği sürprizlerle doludur…

  1. İNCE MEMED– YAŞAR KEMAL

Bir diğer kitabımız da Türk Edebiyatının Büyük Ustası Yaşar KEMAL’den…

İnce Memed, bizim edebiyatımızda yazılmış en kıymetli romanlar arasında oldukça önemli bir yerdedir.  Çukurova köylüsünün ağalık düzeni karşısındaki mücadelesini anlatan roman, haksızlığın ve adaletsizliğin karşısındaki emek gücünün dönüşümünü, isyanını ve bu inançla sürdürdüğü yaşam yolculuğunu anlatmakta, bugün bile halen daha o duyguyu yaşatmaktadır.

Dört cilt olarak yayımlanan eser, Yaşar Kemal’in inandığı bir doğrunun en güzel yerinde yaşamaya devam etmektedir. İnce Memed, sadece İnce Memed değil bir halkın kendisi olabilmekte, bunu da en iyi şekilde yerine getirebilmektedir. Abdi Ağa’nın zulmüyle köyünü  terk etmek zorunda kalan Memed, Ağa’nın yeğeniyle evlendirilmek üzere olan Hatçe’yi  kaçırır. Abdi Ağa’yı yaralayan, yeğenini de öldüren Memed eşkiya Deli Durdu’ya katılır, ancak kıyıcılığına  katlanmadığı Deli Durdu’dan iki arkadaşıyla birlikte ayrılır. Memed, sıradan bir köy çocuğuyken, zulmedenler için eşkiyaya, köylüler içinse bir kurtarıcıya dönüşür. Roman Cumhuriyetin ilk yıllarında toplumsal bir yara olan Köylü, Ağa, Köylü ve yöneticilerin çatışması üzerine kurulmuştur…

  1. KENDİNE AİT BİR ODA – Virginia WOOLF

Elbette ki edebiyat dünyasında kadın yazarlara yol açan öncü, cesur feminist yazar Virginia’yı unutmadık…Virginia Woolf, edebi akım olarak modernizmin içinde görülen ve feminizm hareketinin ilk temsilcilerindendir. 1929 tarihli “Kendine Ait Bir Oda” feminist hareketin klasik bir kitabı olarak kabul edilir.

Kadın hareketinin elden düşürmediği önemli kitaplardan biri olan Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf’un belki de en kolay okunan kitabıdır. Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları ‘ezeli’ ve de ‘ezici’ bir soru vardır: “Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?” İşte Virginia Woolf bu ‘yakıcı’ soruya, tarihsel ilişkilerin kökenine inip kütüphane raflarında şöyle bir gezindikten ve de kısa bir kadın edebiyatı tarihçesi çıkardıktan sonra esaslı bir yanıt getiriyor. Ve şöyle sesleniyor kadınlara: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler  ne der diye düşünmeden yazın!..”

  1. ŞEKER PORTAKALI – Jose Mauro de Vasconcelos

Latin edebiyatını çok seviyoruz biz,  her yaşta çocuk kalanlar için her dönemde okunabilecek hatta siz okuduktan sonra mutlaka çocuğunuza da okutacağınız Şeker Portakalı’na dizimizde yer ver vermeden olur mu hiç?

 

Zeze adındaki küçük bir çocuğun yaşadıklarından  kurgulanan  roman  bir çocuğun çocukluğunu yitirişini anlatır. Zeze, bütün haylazlıklarına rağmen, hassas, zeki ve duygusal bir çocuktur. Evrensel bir sevgi yaşatır içinde. Etrafına, müthiş bir duyarlılıkla yaklaşır. Ne var ki karşı koyamadığı yaramazlık isteği, başına sürekli belalar açar. Yoksul bir aileye mensuptur ve bu yaramazlıkları, büyüklerin yoksullukla harmanlanmış öfkesinin bahanesi haline gelir kimi zaman. Babası, iş bulamayışının; ablası, ayrıldığı sevgililerinin; abisi, yoksulluğun hıncını alır bu küçük çocuktan. Ölesiye dayak yemekten kurtulamaz. Ancak, hepsiyle, o küçük ama devasa yüreğiyle başa çıkar. Şeker portakalı fidanından ayrılacak olmasını bile sineye çeker. Ancak, bir gün o kocaman yüreğinin dahi kaldıramayacağı bir olay gelir başına. Bana kalırsa, ölmeden önce okunacak kitaplar listesi diye bir liste yapılacaksa, Şeker Portakalı mutlaka o listede yer almalıdır. Çünkü, her yaşta, her dönemde okunup; her defasında farklı hislere kapılacağınız bir kitaptır.

  1. UÇURTMA AVCISIKhaled Hosseini

Son olarak Asya’dan bir roman var dizimizde…Tacik asıllı Kabil doğumlu bir ABD vatandaşı olan Hosseini’den Afgan coğrafyasının hüzünlü hikayesini yüzünüzde buruk bir gülümsemeyle okuyacaksınız.

Emir ve Hasan, Kabil’de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk… Aynı evde büyüyüp, aynı sütanneyi paylaşmalarına rağmen Emir’le Hasan’ın dünyaları arasında uçurumlar vardır: Emir, ünlü ve zengin bir işadamının, Hasan ise onun hizmetkârının oğludur. Üstelik Hasan, orada pek sevilmeyen bir etnik azınlığa, Hazaralara mensuptur. Çocukların birbirleriyle  kesişen yaşamları ve kaderleri, çevrelerindeki dünyanın trajedisini yansıtır. Sovyetler işgali  sırasında Emir ve babası ülkeyi terk edip California’ya giderler. Emir böylece geçmişinden  kaçtığını düşünür. Her şeye rağmen arkasında bıraktığı Hasan’ın hatırasından  kopamaz. Uçurtma Avcısı arkadaşlık, ihanet ve sadakatin bedeline ilişkin bir roman. Babalar ve oğullar, babaların oğullarına etkileri, sevgileri, fedakârlıkları ve yalanları…

Bu seferlik de bu kadar, haydi herkese keyifli okumalar…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Büyüteç

Merhaba,

Trakyadans Aktüel’in en sevdiğimiz bölümlerinden biri olan Sinema ve Dans başlığında sizlere iki sanatın ilişkisini anlatmış  ve buna en güzel örnekleri sıralamıştık. Sizlerden gelen istek üzerine bonus bir bölüm eklemeye karar verdik. Sinema ve Dans bölümünün devam yazıları olarak her seferinde listemizde yer alan filmlerden birini mercek altına alacağız. Büyüteç bölümünde her güncellemede yeni bir film yazısı sizleri bekliyor olacak, bu yüzden sayfamızı sürekli takip edin lütfen. Haydi Büyüteç’ deki ilk filmimize birlikte bakalım. İlk filmimiz TANGO…

TANGO / CARLOS SAURA / 1998 / ARJANTİN, İSPANYA

Carlos Saura’nın  1998 yapımı “Tango” filmi gerçeküstücü anlatımıyla Arjantin’deki cunta faşizmini eleştiren filmlerden birisidir. Filmde tango ve dans, eleştiri için bir araç olarak kullanmıştır. Filmin oyuncuları;  Miguel Angel SolaCecilia NarovaMia Maestro

 

Filmimizin konusu şöyle; Mario Suarez sanat çevrelerince tanınan ve ünü yaygın bir yönetmendir. Karısı Laura’nın kendisini terk etmesi sonucu büyük bir buhran dönemine girer. Fark eder ki, bu psikolojik enkazın içerisinden çıkmasını sağlayabilecek tek şey, yine sanat olacaktır. Tango adında üzerinde çalıştığı bir müzikale kendini adamaya başlar. Oyuncu seçimleri esnasına Elena Flores isimli çok güzel bir kadınla tanışır. İşi karıştıran şey ise, bu kadının oyunun yapımcılarından birinin metresi olmasıdır. Mario oyunu tamamlar. Politik sulara eleştirel bir şekilde dalan oyun, oldukça sert tepkilerle karşılaşacaktır. İspanya’nın çıkardığı en önemli yönetmenlerden biri olarak anılan Carlos Saura’nın son dönem filmlerinden biri olan Tango, müziği dram ile birleştiriyor ve daha önce görmediğimiz türden bir atmosfer yaratmayı başarıyor.

Film içinde film özelliğini taşıyan Tango, Arjantin’in dramatik tarihinden kesitlerin tutkuyla, dansla, müzikle, dekorlarla ve köstümlerle bütünleşmesiyle ortaya çıkmış bir film. Arjantin’in ulusal dansı Tango üzerine yarı kurgusal-yarı belgesel bir çalışma olmuştur.

Tango filminin müziklerinin çoğu, dünyaca ünlü müzisyenler (Astor Piazzolla, Juan de Dios Filiberto / Gabino Coria Peñaloza, Osvaldo Pugliese…) tarafından bestelenmiş eserlerin, Lalo Schifrin tarafından performe edilmesiyle oluşturulmuştur.

Film İspanya iç savaş dönemini yani o dramatik Arjantin hikâyelerini film içindeki oyunda anlatır. Oyun dışındaki sahneler filmin çekildiği tarihlere ait olduğu söylenebilir. Filmin oyun dışında kalan bölümlerinde kostüm ve dekor filmin çekildiği döneme aittir . Fakat oyunun içindeki bazı bölümlerde kostüm ve dekor,  savaş dönemine ait realistik bir anlatımla ele alınırken, zaman zaman da sadece stilize anlatımlara başvurulmuştur. Siyah beyaz sahne ve siyah beyaz giyinen erkeklerin bulunduğu sahne, bu stilize anlatıma örnek teşkil edebilir. Ayrıca bu görüntü, düşman erkeklerin savaşı şeklinde yorumlanabilir. Oyun içindeki dekor genel olarak ışık ve projeksiyonla yansıtma şeklinde kullanılmıştır. Bu da, realistik mekânlar yaratıp alanı daraltmamak, yani kalabalık dansçı kadrosuna geniş alanlar sunmak için bu şekilde yapılmıştır. Yine oyunu tasarlayan kreatif ekip, ışıkları hem akıp giden zaman hem de tarihin tekerrürü manasında kullanmıştır. Örneğin; savaş ve sürgün. Göç sahnesinde gece ve gündüz görüntülerinin aynı anda gösterilmesi, sürgünün gündüz ve gecelerce sürdüğünü sembolize etmektedir. Günümüz sahnelerinde gerçekçi devasa prova sahneleri kullanılmıştır. Birçok grubun aynı anda ayrı ayrı prova yapabilmesine olanak tanıyan geniş mekânlar, bir eserin ortaya çıkma sürecinde neler yaşandığını bize tek sahnede aktarabilmiştir.

Görsel açıdan filmin her karesi, her sekans son derece ince bir şekilde düşünülmüştür. Bunun yanında, aynı zamanda bir fotoğraf sanatçısı olan Saura’nın başarısı mutlaka izlenmeli diyoruz. Renkler, ışıklar ve gölgeler müthiş bir anlatım aracı olarak kullanılmış… Zarafet ve estetik… Dansçılarla müziğin uyumu izlenmeli… Hikâye anlatım biçimi ve hikâyesi içi içe geçen ve tarihsel gerçekliğe dayanarak politik tavrını da ortaya koyan bir  sanat filmi. Filmin içindeki oyunda yaratılan çok özel koreografiler için bile bu film izlenmeye değer. Haydi dans tutkunları, tam size göre bir film. Keyifli seyirler…

Çocuklar için Beslenme Önerileri

Yaz aylarında artan sıcaklıklarla birlikte gıda maddeleri de çok hızlı bozulur. Özellikle krema ve pasta türü gıdalar çabuk bozulan ve hızlı tüketilmesi gereken gıdalar arasında yer alır. Çocuklarınıza yaz aylarında mümkün olduğu kadar kremalı pasta tipi gıdaları yedirmeyin. Vermek zorunda kaldığınızda ise bu ürünleri buzdolabında tutun, dolaptan çıkarır çıkarmaz yemesini sağlayın ve tekrar dolaba koymayın.

Yaz aylarında çocukların bol sıvı almaları gerekir. Çocuğun günlük sıvı ihtiyacı kış aylarında kilo başına 100 ml., yaz aylarında ise 120- 130 ml. Yani 10 kiloluk bir çocuğun günde yaklaşık 6-7 bardak sıvı tüketmesi gerekir. Ancak bu sıvı sadece su olmak zorunda değil. Ayran, meyve suyu, çay ya da yediği besinlerle de sıvı ihtiyacını karşılayabilir.

Sağlıklı koşullarda yapılan ve satılan dondurmanın besleyici değeri oldukça yüksek. Eğer çocuğunuz benim ki gibi iştahsızsa ve çok yemek seçiyorsa dondurma harika bir kurtarıcı. Bu nedenle çocuğunuza günde 1 adet dondurma yedirin. Ancak miktarını asla artırmayın. Miktar arttıkça hem çocuğa fazla kalori yüklenmiş olur hem de karnı doyduğu için normal beslenmesi aksar. Ancak aldığınız dondurmanın sağlıklı koşullarda üretildiğine emin olun.

Yaz aylarında çok hareket eden çocukların vücudunda önemli oranda sıvı kaybı yaşanır. Bu kaybı gidermek için çocuğunuza karpuz, kavun ve üzüm gibi sulu meyvelerden yedirin.

Siz yine de çocuğunuza yemek yemesi konusunda fazla ısrarcı olmayın. Çünkü sıcak hava ister istemez iştahlarını azaltır. Mümkün olduğu kadar zeytinyağlı ve hafif sebze yemeklerini tercih edin, kızartma türü yiyecekleri pişirmeyin.

Yaza Girerken Beslenme Önerileri

Yaşasın yaz geldi! Peki siz yaza hazır mısınız? Günümüzde en sık karşılaşılan sağlık sorunları arasında hızlı kilo vermek için yapılan bilinçsiz diyetler sonrasında yaşanan sağlık problemleri gelmektedir. Doğru beslenme şekli kişiye özeldir ve bireyin yaşı, vücut yapısı, boyu, cinsiyeti ile doğrudan ilgilidir. İşte bizim hata payı en düşük, en kolay formülümüz! Az ye sık ye! Az miktarlarda, sık aralıklarla alınan öğünler ile “3 ana 3 ara” öğün kuralına uymak gerekir. Kan şekerinin dengelenmesi için 3 saatten fazla aç kalmamaya özen gösterilmelidir. Bu sayede gün içinde tetiklenen tatlı krizlerini bastırmak ve tek bir öğünde çok fazla yemek yeme isteğinden kurtulmak kolaylaşacaktır.

Hızlı kilo verdireceği iddia edilen ‘yalnızca protein’ veya ‘yalnızca sebze’ gibi zayıflama formüllerine itibar edilmemesi gerekir. Zayıflamak için sürekli aynı tip besinleri tüketmek çok sağlıksız sonuçlar doğurabilir. Her besin grubundan eşit olarak alınması gerektiği unutulmamalıdır. Yani besin gruplarına karşı adil davranmak gerekir. “4 yapraklı yonca” modeli; doğru besin gruplarından, uygun miktarlarda tüketmek ve kilo verirken sağlıklı kalmak için takip edilmesi gereken bir kuraldır. Her yaprak 1 besin grubunu oluşturmaktadır.

Bu gruplar;

Süt ve ürünleri grubu (süt, yoğurt, ayran, cacık),

Et-kuru baklagiller-yumurta-peynir,

Ekmek-tahıl grubu (ekmek, makarna, pilav, çorba…),

Meyve ve sebze grubudur.

Ayrıca bazı besinler içerdikleri maddeler nedeniyle metabolizmayı hızlandırmakta, tokluk hissi sağlamakta ve yağ yakımını kolay hale getirmektedir. Kişiye uygun, yeterli ve dengeli bir diyet programı içerisinde tüketildiğinde yağ yakımını hızlandıran 5 besini şöyle sıralayabiliriz;

Zerdeçal ve baharatlar

Renkli sebze ve meyveler

Sarımsak ve soğan

Süt ve süt ürünleri

Yeşil çay

Ancak beslenme ile eşgüdümlü olması gereken bir diğer etken de egzersizdir. Hareketsiz bir yaşam tarzınız varsa beslenme önerileri de bir yerden sonra işe yaramayacaktır. Beslenme konusundaki hassasiyeti günlük yaşamınızı hareketlendirmek konusunda da göstermelisiniz. Herkese göre bir egzersiz biçimi bulunabilir. Bizce egzersizin en eğlenceli hali dans ile ilgili düşünmeye başlamalısınız. Fikir almak isterseniz biz burdayız!

Ve son olarak bir ipucu daha;

“Kahvaltıyı padişah, öğlen yemeğini vezir, akşam yemeğini de dilenci gibi yiyin!”