Kitap Önerileri -3

Bu dizimizde bir yanı hep çocuk kalan düş dünyaları hiç sönmeyen okurlar için çok güzel kitaplarımız var.Hiç vakit kaybetmeden okumaya geçin.

KÜÇÜK PRENS / Antoine de Saint-Exupéry

Çocuk kitabı mı bu diye dudak büktüğünüz Küçük Prens bizlere öyle şeyler anlatıyor ki bu tadı pek çok romanda asla bulamazsınız. 27 bölümden oluşan bu ironik masal kitabı,  herkesin kütüphanesinde mutlaka yer almalı. Konusuna gelince; kitabın yazarının uçağı bozulunca, aniden Sahra Çölü’ne inmek zorunda kalır. Burada Küçük Prens’le tanışır. Küçük Prens önce kendi ülkesini ve yaşadığı toprakları anlatmaya başlar. Gezegeninde çok sevdiği bir gülü vardır ve ona daha iyi bakabilmenin yollarını aramak için, diğer gezegenlerde bir gezintiye çıkar. Her gittiği yerde farklı insan ve hayvanlarla karşılaşır. Felsefi yönü de yüksek olan kitapta küçük bir çocuğun gözünden dünyaya bakıyoruz. Küçük dostumuz bizlere; sevgi, saygı, dostluk, değer verme gibi insani duyguların önemini hatırlatıyor. Ölmeden önce mutlaka okunması gereken bir kitap olan Küçük Prens’i lütfen okuyun ve de okutturun. Dünya çapında 140 milyon kopya satan “Küçük Prens” okuyanı yetişkinliğe hazırlayan derslerle dolu. Kitap yetişkinlere  nasıl “iyi” yetişkin olunuru hatırlatıyor. Antoine de Saint-Exupéry’nin 1943 yılında yazdığı, 96 sayfadan oluşan bu kısacık masalı, dünyanın en çok okunan ve en çok satan kitapları arasında başı çekmektedir. Fransızca orijinal adı Le Petit Prince olan kitap hem çocuklar hem yetişkinler için yazılmıştır. Küçük Prens’in insanlık adına verdiği öğütlerini okuduğumuz kitap, herkesin kitaplığında bulunmalı ve birçok kez okunmalıdır. Yazar kaleme aldığı bu öykü için, II. Dünya Savaşı’nın etkilerinin sürdüğü topluma karşı yapılmış bir eleştiri olarak niteler. Sinemaya, tiyatroya ve operaya uyarlanan Küçük Prens, bugüne kadar 210 ayrı dil ve lehçeye çevrildi. Sevgili okurlar; hem kendiniz okuyun hem de çocuğunuza mutlaka okutun.

PARFÜMÜN DANSI / Tom Robbins

Ben fantastik edebiyattan vazgeçemeyenlerdenim. Eğer siz de fantastik roman seviyorsanız karşınızda harika bir kitap var. PAN’ın yolculuğu…Bu yolculuktan alacak çok şey var.

Arayışın ve oyunun, Batı’dan Doğu’ya, oradan da Yeni Dünya’ya uzanan, ölümsüzlüğü kovalayan ve yüzyıllar süren bir yolculuktur bu. Batı, acı çekmeyi seven, mantığa, bireyciliğe ve üretime tapınanların diyarıdır. Doğu, aşka, boş zamana, münzeviliğe, bilinmezliğe hayatında yer veren insanların yaşadığı su ve parfüm diyarıdır. Yeni Dünya’da ise sadece “başarı” ve hırs vardır. Yolculuğun en ilginç kişisi ise keçi ayaklı,  zevk ve bereket  tanrısı Pan’dır.  Pan, insanların duyguları ile düşünceleri arasına duvar çekmeleri; yaşamak yerine, cennete kabul edilmek ve doğayı tahakküm altına almak için çalışmaları; dans, müzik ve aşkla ilgilenmek  yerine, doğru ve yanlışla uğraşan Aristo, İsa ve Descartes’a inanmaları ile gücünü yitiren bir tanrıdır. Aynı zamanda Bay Mantıksız, Bay İçgüdü, Bay Hayvani Sır, Bay Çingene, Bay Koku, Bay Aydedeye Havlayan, Bay Şaşırtıp Kaçan, Bay Mastürbasyon, Bay İnatçı Güç, Bay Küstahlık, Bay Doğa En İyisini Bilir. dir. Pan’ın en yakın arkadaşları ise, “insanın kalbiyle yaşamasını” savunan kendi kendinin kralı Alobar ve Kama-Sutra’yı bütün incelikleriyle bilen koku bilgesi Kudra’dır. Bugün Pan’ın, Alobar’ın ve Kudra’nın izleyicileri günahlarından pişman olmayan günahkârlar, inançsızlar, şehvetli kadınlar, müzisyenler, âşıklar, asiler, şairler ve delilerdir.

 

GUGUK KUŞU / Ken Kesey

Hem sinema hem de tiyatro uyarlaması olan  son derece sarsıcı bir roman var sırada…

Guguk Kuşu, temelde özgürlük ve bunu tahakküm altına almak isteyenler arasındaki keskin ve sıcak mücadeleyi anlatır. Bir metafor olarak kullanılan guguk kuşu doğada da aslında benzer bir rolü üstlenir. Dişi guguk kuşu doğada yumurtalarını başka bir kuşun yumurtalarının yanına bırakır. Bunun için seçtiği bir yuvayı uzun süre gözetler. Yuvanın sahibi kuş uzaklaşınca, hemen yuvaya gizlice bir yumurta bırakır. Bu arada yuvadaki yumurtalardan birini de yok ederek durumun fark edilmesini önler. Romanda Ken Kesey de toplumun terk edilmiş, sürünün dışına atılmış yavrularını işler. Çünkü düzen ancak yavrularını yiyerek, tüketerek, onları yola getirmeye çalışarak, yola gelmeyeni ise rahat bırakmayıp evcilleştirmek için türlü sistematik işkenceler yaparak var olur.

Roman bir akıl hastanesinde geçer ve hikâye Kızılderili Şef olarak adlandırılan hastanın gözünden anlatılır. Bu tımarhane çeşitli isimler altında toplanmış hastaları topluma ve onun ahlak düzenine yeniden kazandırmak (Neyi kaybetmişlerdir?) için rutin bir halde çabalamaktadır. Ortalıkta ‘iyileşebilirler’ ve ‘iyileşemezler’ vardır. Her şeyin belli kurallar silsilesi içinde geçtiği bir süreçte McMurphy bir ıslah evinden buraya deli olduğu şüphesiyle getirilir. İşte aslında hikâyede burada başlar. Çünkü McMurphy toplum düzenine aykırı bir adamdır ve her şeye rağmen özgür ruhu korumanın ve onu yaşatmanın yollarını aramaktadır. Burada sözü edilen deliler arasında zaman geçirecek ve bu zaman sürecinde hastane onun deli olup olmadığına karar verecektir. Ancak McMurphy daha ilk anlardan itibaren uyuyan canavarı uyandırır ve hasta olarak etiketlenenleri yeniden hayata döndürür. İçerde yaşayan bu küçük topluluk dışarıdaki büyük toplumun aynasıdır aslında. McMurphy gün gün disiplinin çelikten demirlerini kırar ve orada bile kendine ve düşlerine ait bir dünya kurar. Ölü birer insana dönüşen hastalar o geldikten sonra yeniden yaşadıklarının farkına varır. Yönetim onların dizginlerini sıktıkça onlar çeşitli biçimlerde direnişlerini sürdürürler. Taaaa ki…….

Sonrası mı okuyun ve görün. Keyifli okumalar

KEDİ BEŞİĞİ / Kurt Vonnegut

Kendi halindeki bir adaya çıkan iki çılgın adam; biri adada kendi diktatörlüğünü kurmaya niyetli bir despot, diğeriyse vaazlar veren bir din adamı. Bunlara ilaveten, aynı adada yaşayıp tüm dünyadaki suları buza çevirecek bir buluşun mucidi olan bir bilim adamı. Hepsi birden, kendi yok oluşu için çalışan insanlığa ayna tutan birer tanık. Vonnegut, birçok yapıtındaki başat temalardan birinin, eğlenceli olduğu kadar dokunaklı bir kıyamet teorisinin izini sürüyor. Kitap bize, dünyanın sonu ile ilgili bir kitap yazmak isteyen ve bu amaçla veri toplayan bir yazarın dilinden anlatılıyor. Hiroşima’ya atom bombası atıldığı gün neler yaşadığını ve hissettiğini öğrenmek için atom bombasının babalarından olan Profesör Hoenikker ile bağlantı kurmaya çalışıyor. Ancak kendisi öldüğü için çocukları ile bağlantı kurabiliyor. Çocuklarının peşinden yolu, Bokononculuk diniyle tanıştığı San Lorenzo adasına düşüyor.  Profesör Hoenikker’in çocukları, uçakta ve adada tanıştığı birkaç kişi onun karass’ını oluşturuyorlar.  Yani, Bokononculukta, kozmik bir amaca hizmet etmek için bir araya gelen insan topluluğunu.. Bu arada, yazar, Profesör Hoenikker’in, küçük bir hamleyle dünyayı yok edebilecek güçte bir başka keşfi olan Buz Dokuz molekülünden haberdar oluyor. Bokonon ve McCane yıllar önce bu sefil ülkeyi ele geçirdiğinde, papazları adadan kovmuşlar. Sonra da Bokonon gayet alaycı ve eğlenceli yepyeni bir din yaratmış. Kedi Beşiği , Kurt Vonnegut okumaya başlamak için çok doğru bir tercih. Ben bilimkurgu olduğu için tercih etsem de yazara haddinden fazla ısınmama ve art arda bütün kitaplarını büyük bir hızla okuyup bitirmek için sabırsızlanmama neden oldu. Yazarın anlatım dili muhteşem. Harika bir kara mizah örneği ve ironilerle bezeli bir anlatım sunuyor.

ZAMANIN KISA TARİHİ / Stephen Hawking

Çağdaş fiziğin en zor konularından söz eden ancak sıradan birine bile anlatmayı başarabilen bir kitap…Nereden mi biliyorum? Çünkü benim gibi fiziğe kafası basmayan birini bile astro-fizik tutkunu yapmayı başardı da ordan…

İngiliz fizikçi ve yazar Stephen William Hawking zorlu yaşamına rağmen Nereden geldik? Evren neden bu biçimde? gibi sorulardan yola çıkarak araştırdığı çalışmalarını toplayarak Zamanın Kısa Tarihi adlı kitabı yazmış.
Evrenin ya ezelden beri hiç değişmeyen bir durumda var olduğu ya da geçmişte sonlu bir zaman içerisinde hemen hemen bugün gözlemlediğimiz biçimiyle yaratılmış olduğu genel kabul görmüştür. Bunun nedeni, kısmen insanların ezeli ve ebedi doğrulara inanma eğiliminde olması, kısmen de kendiler yaşlanıp ölecek olsalar bile evrenin sonsuz ve değişmez kalacağı düşüncesinde buldukları rahatlama hissine bağlanmıştır.

Zamanın Kısa Tarihi kitabının Uzay ve Zaman bölümünde; Aristoteles ile Galileo ve Newton’ın fikirleri arasındaki farklılık, Aristoteles’in cisimlerin belli bir kuvvet veya itki tarafından hareket ettirilmedikçe eylemsizlik durumunda kalmayı tercih ettiklerine inanmasıydı. Bu bakışla dünyanın da hareketsiz olduğu düşüncesindeydi. Ancak Newton’ın yasalarından çıkan sonuç, özel bir eylemsizlik standardının var olmamasıydı. Mutlak eylemsizlik, mutlak zaman ve Aristo ile Newton arasındaki konulara bu bölümde yer verilmektedir. Aynı zamanda Nobel fizik ödülüne layık görülen ilk Amerikalı Albert Michelson’ın ve Edward Morley’in gerçekleştirdiği deneye de değinilir. Dünyanın hareket yönündeki ışık hızı ile dünyanın hareketine dik açılardaki ışık hızını karşılaştırırlar. Büyük bir şaşkınlıkla her ikisinin de aynı olduğu sonucuna ulaşırlar. Zamanın uzaydan tamamıyla ayrı ve bağımsız olmadığını, onunla birleşerek uzay zaman denilen bir fenomeni biçimlendirdiğini kabul eden Hawking çoğu açıklamasını şekillerle de anlatmış. Astro fizik meraklıları için gecikmeden okunması gereken bir kitap…

Posted in Duyuru, Haberler and tagged .

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.